Archive for the ‘Tadımlık’ Category

BORÇLU ÖLECEĞİM HERKESE

Nerde okumuştum, bilmiyorum

kim söylemişti: ‘kimseye borcum

kimseden alacağım yok’ diye.

Tumturaklı bir cümleydi; tuhaftı da,

ekonomik terimlerle

dillendiriliyordu özgüven.

Gerçekten hayaletlerinden

kurtulmuş biri miydi bu?

Ne teşekkür, ne şükran;

alçakgönüllülük ve bağışlama;

yoksanmıştı hepsi. Sadece ürkütücü

bir kendini beğenmişlik.

 

Birebir alırsak sözcükleri

bilge Lao-Tzu’nun deyişi

uygun düşüyor bu övünmeye:

‘Önemli olan duvarları değil

odanın. Kapladığı boşluk.’

Yaşadım ve gördüm: aynasıyla

konuşanlar, yitip

gittiler aynalarıyla.

 

Kulüp 12’nin Amerikan-bar’ında

‘caz müziği dinliyorum’. Keşke

yanımda olsaydı Kâmuran Yüce de

diye geçirirken gözlerimi kapatıyor

biri. Usulca dönüyorum: Çirkin Kral;

kravatsız, beyaz ceketli. Kaç yılındayız

ne zaman geldik Ar Sineması’nın fuayesine?

Özlemle sarılırken, kolumda

hissediyorum kabzayı.

 

‘Sana’ diyorum ‘on lira borcum var,

Pasaj’da almıştım. Karlı

bir geceydi hiç unutmam’.

‘Boş ver’ diyor, yağmurun dindiği

göğe benzeyen bir gülümsemeyle.

Şaşmışımdır hep, niye öyle az

güldüğüne filmlerinde.

Seçtiği sürgünde öldü Yılmaz

hâlâ bir onluk borçluyum ona.

 

Sevgiyi iki kez ziyaret edebildim

Mamak Askeri Cezaevi’nde.

Bahardı ikincisinde, bahçedeydik;

görüşmeciler ürkek ve kederli,

ortalıkta yığınla inzibat.

‘Göğsüm acıyor ara sıra’

demişti. ‘Şuramda bir çiçek

büyüyor sanki.’ Hiç yazmadım

sürgündeyken Adana’ya.

 

Sığındım Ellilerin, Altmışların

kansız anılarına. Özdemir’le evliydi;

Sıhhiye’deki evde hazırlıyorduk

yeni sayısını Mavi’nin;

yazmaya başlamamıştı daha.

Ya da Kızılay’da Büyük Sinema’nın

önündeki kalabalığın arasındaydık.

Yayılıyordu sesi Aybar’ın

dalga dalga bulvara. Sanki birazdan

Kışlık Saray’a yürüyecektik.

Nasıl borçlanmamış olurum

O’nun erken açan kanserine?

 

Çok şükür borçlu öleceğim herkese.

Sürülecekse bu yüzden sürülecek

izim. Birkaç alacağım da

-bir fikir, bir dize, bir imge-

kalacak elbet birilerinde

ve belki onların peşine düşecek

başka birileri de.

 

AHMET OKTAY

(Hayalete Övgü, 2001)

 

‘POYRAZDA KIMILDAYAN SALINCAK’ , AHMET OKTAY, ALKIM Yayınevi, Aralık 2003, 104 Sayfa…

 

ahmet oktay - poyrazda

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“KULAKMİSAFİRİ” – ELIAS CANETTİ

YİTİRMECİ

‘Bu adam her şeyi yitirmeyi başarır. Küçük şeylerle işe başlar. Yitirecek pek çok şeyi vardır. İnsanın iyi bir yitirme işi gerçekleştirebileceği öyle çok yer vardır ki!

Adamın cepleri özel dikimdir. Sokaklarda peşinden koşan çocuklar “Bayım” diye bağırırlar, Bayım!” O hoşnutlukla gülümser, ve asla eğilmez. Herhangi bir şey bulmayı reddeder, öldürseniz ona bir şey bulduramazsınız. Arkasından kaç insan koşarsa koşsun eğilmez. Yitireceğini yitirmiştir, hem, neden sanki onu yanına almıştır ki? Ama nasıl oluyor da böylesine pek çok şey hâlâ onunla birliktedir? Neden kaçmıyorlar? Tükenmez mi bunlar? Sonsuz mu? Evet, tükenmezler, ama bunu kimse anlamıyor. Adamda korkunç büyüklükte bir ev dolusu ufak tefek nesne var, ve bunların hepsinden kurtulmak sanki olanaksız.

Belki de adam yitirme işine çıktığında ağzına kadar dolu otomobiller evinin arka kapısına dayanıp yüklerini boşaltıyorlar. Belki kendisi yokken neler olup bittiğini bilmiyor. Adam bunu dert etmiyor ama, onu ilgilendirmez bu durum; yitirecek hiçbir şey olmasa, adamcağız şaşkınlık içinde boş boş bakacak kuşkusuz. Ama hiç böyle bir durumda kalmadı şimdiye kadar, sürekli ve kesintisiz olarak yitiren bir adam o, mutlu bir insan.

Mutlu, çünkü yitirdiğini her zaman fark ediyor. İnsan adamın işin farkında olmadığını sanır, uykuda yürüyor da, yürüyüp yürüyüp yitirdiğini idrak etmiyor sanır. Bu iş kendiliğinden, kesintisiz, sürekli ve de her zaman böyle oluyor sanılır. Ama yok, adam uyurgezer değildir, öyle bir adam değildir, yaptığı işi gerçekten duyumsamak zorundadır, her bir küçük şeyi duyumsar, yoksa bu işin zevki çıkmaz ki. Ne yitirdiğini bilmek zorundadır, durmaksızın, sürekli bilmek zorundadır.’

ELIAS CANETTİ

 

 

elias canetti - kulakmisafiri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOKBİLMİŞ

Çokbilmiş aldığından fazlasını verir. Herkesten daha çok bilir ve herkesten daha fazla şeyi vardır. Soyguncunun çuvalını öyle bir doldurur ki, adam yükün altında çöker, yere yapışır. Bunun üzerine çokbilmiş yükünü aşağılara taşımasına yardım eder. Sonra kapıyı gösterir ve tehlikelere karşı onu uyarır.

Çokbilmiş, uzmanlarla kılı kırk yararak, büyük bir dikkat ve de özenle konuşur. Hepsine de önerilerde bulunur, akıl verir. Bilmediği bir şey var mıdır, o hepsinden daha fazla şey bilir. Okumaya nerden vakit bulur, kimse anlamaz, hem, günümüzde bir insan her şeyi okuyabilir mi? O, bunu yapabilir, yapamazsa da uykusundayken akar bilgiler, hafızası, hava sızdırmaz, hiçbir şey sızdırmaz bir torba gibidir. “Biliyorum,” demez, çünkü çok daha fazlasını biliyordur, ama anında, bildiği o fazla şeyi söyler, havadan sudan konuşuyormuşçasına, öylesine, ve de avantajlı ya da yararlı bir şekilde söyler, kibirli değildir, hatta, alçakgönüllüdür, ama aynı zamanda, aldığından fazlasını verir, gizemli bir şekilde inşa edilmiş bir satma makinası gibidir, deliğinden parayı atıp alacağınızı alırsınız.

Çokbilmiş, bütün çevrelere girer çıkar, aralarında hiçbir ayrım gözetmez. Züppe değildir ve kendini hiç kimseden mahrum bırakmaz. İyilikçibaşı olarak değerlendirilmek istiyor da değildir. Dış görünüşü herhangi bir merak uyandırmaz. Sıradan biri gibi görünür her zaman, pusuya yatmaz, tıpkı herhangi biri gibi yürür, ayağa dikilir, herkes gibi oturur ve döner. Bazıları onu zıp zıp ilerleyen bir kuş olarak görürler, öyle büyükçe bir kuş da değildir o bu insanlara göre. Bir şey alırken gülümser, ama verirken müthiş ciddidir. Kulakları sivridir ve hafiften öne eğiktir. Dilini güzelce gizler, ne söylerse, gizli bir dille söyler.

Çokbilmiş artık hiç kimseyle konuşmuyorsa, konuşmayı kesivermişse, insanlar onun uyumakta olduğunu bilmektedir. Bu durumda artık duymuyordur, bu durumda durmadan dinlenmeden vermektedir, bu durumda asla ve kat’a hiçbir şey almamaktadır, bu durumda mutludur.

ELIAS CANETTİ

 

“KULAKMİSAFİRİ, Elli Karakter”, ELIAS CANETTİ, Çeviri : ŞEMSA YEĞİN, PAYEL Yayınevi, Nisan 1994, 143 Sayfa.

‘Gözlerim öyleydi. Her şeyi gördüler, her şeyi görmüşlerdi, hiçbir şey anlamadılar…’ – LAWRENCE FERLINGHETTI

lawrence-2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Elim ona ulaşmıyordu. Elime bir şey olmuştu. Çok kirliydi. Dünya kirliydi herhalde. Tırnaklarım uzamıştı. Kök rengindeydiler. Köktüler. Birisi beni ekmişti. Toprakta büyüyordum. İlk kez ayaklarımı gördüm. Ayakkabılarımın uçlarından  tırnaklarım fırlamıştı ve dışarı doğru büyüyorlardı, ve kök rengindeydiler. Tüm bedenim büyüyordu. Yüzüme dokundum. O da büyüyordu. Başka bir yüz halini alıyordu. Seine rıhtımı boyunca, Malaquais rıhtımı boyunca rüzgar beni soluk alıp veren patlamalarla, suya kadar süpürdü. Suyun terinde yüzümü tanıyabiliyordum. Bir sürü küçük, akıcı kırışıklıkla kaplıydı, her yönde küçük çatlaklar, gözlerin köşelerinden kulaklara, ağzın köşelerinden buruna, burnun köşelerinden yanaklara, yanakların altlarından çenemin altına kadar. Alın kırışıktı, çünkü birisi çok küçük bir sabanla toprağın yüzeyini sürüyordu, ve yüzümde başka çatlaklar vardı, düzenli yarıklar, camcıyla değiş tokuş ettiğim fena halde çatlamış aynadaki gibi. Sulara geri döndü, çatlaklar yüzeydeki kırıklar, kayıyor, değişiyor, her şey hala büyüyor. Gözlerime dokundum. Ya da aslında yuvalarına. Gözler artık hiç de yerlerindeymiş gibi değildiler. Hayır, oradaydılar, sadece gözbebekleri dağılmış, gözlerin  boş görünmesine yol açıyorlardı. Yalnızca çok net oldukları için boş görünüyorlardı. Küçük köylerde belediyeye ait heykellerin gözleri gibi, yosunların yeşil cüzamı sarıyordu onları. Gözlerim öyleydi. Her şeyi gördüler, her şeyi görmüşlerdi, hiçbir şey anlamadılar. Ama artık onlarla göremiyordum. Arada bir şey vardı. Ah, gözyaşlarıydı. Gözlerim ağlıyordu, akılsız yaratıklar. Suyun sel olmuş çığlığını duydum, nehir bahar yağmurlarıyla taştı, hızla aktı ve çalkalandı. Bir köprüdeydim, bir korkuluk duvarının üzerinde, suya doğru sarkmıştım, su gözlerimden boşalıyordu, her şeyi görebilen ve hiçbir şey anlamayan gözlerim ve şimdi su yüzünden göremiyordu. Ruhumdan gelen bir vücut kokusuna sahiptim, ve su beni aşağıya deniz seviyesinin altına sürüklemek için hızla aktı. İçinde soğuk görüntüler. Su denize ulaştı, her şey suda son buldu, deniz dünyayı sele boğdu, parçalandı ve altınkayalı sahillerde çığlığını savurdu, denizin çarptığı kuleler yıkıldı, tükenen sahiller bozuldu, ve deniz girebildiği her yere hızla doldu. Her şey ufalandı ama gözlerimde tekrar hayata döndüler. Bir kök filizlendi, bir gözümün ucundan bir kök filizlenmişti. Bir karganın eğri ayağına dönüştü ama uzadı, daha çok boynuza benzedi, dokunaçları çıktı, dalları, ve bir kök halini aldı. Bir karganın üzerindeki bir kök, bir karganın büyüyen. Karganın pençesi yeni kökler halinde gelişip yüzüme, boynumdan, bedenimden aşağıya yayılan diğer karga ayakları arasında, gözümün köşesine tutundu. Bedenimin merkezinden filizlenen büyük dev bir asma vardı, göğsümden büyüyen ikiz çalılar vardı, kasığımdan filizlenen tek köklü bir ağaç. Bedenimin ortasındaki dev asma göbeğimden çıkıyordu. Göbek bağı her şeye rağmen çözülmüştü. Birisi onu çözmüştü, ve o doğum öncesindeki gibi tekrar büyüyordu. Ne yapması gerektiğini açıkça bilen birisi. Her olasılığa karşı, Birisi’ni büyük B ile söylemek daha iyiydi. Asla bilemezdiniz. Birisi o asmayı tekrar çekiyordu. Başka birisine bağlanmıştı yine. İçinde olduğum dev bir beden. Hayır, henüz içinde değilim. Beni doğuracak olan kadın hala bakireydi. Hala bana gebe kalması gerekiyordu ama sonunda doğuracaktı beni. Gündoğumu süt gibi koyulaşıyordu. Bir bedende. Süt bir bedende oluşuyor, henüz gebe kalacak hamile bir bedenin göğüslerinde. Sütten bir ırmak hızla akıyor, köprülerin altından, sonsuz, sel gibi, bir bebek gibi ağlayarak. Daha büyük, daha ayrıntılı bir şey haline geliyordum. Yüzüm, başka bir yüz olurken, daha da şişmanlaşıyordu. Bir yüzün kalıbı gibi oldu, yontucuların bir yüzü oluşturmak için kullandıkları türden. Benim için yeni bir yüz biçimlendiriliyordu, ama şu ana kadar yalnızca kalıbı vardı ortada. Yüzümde küflenme başladı, Rodin Müzesi’nin bahçelerindeki bronz heykellere musallat olan yeşil cüzam gibi. Artık küflenme yüzümün tamamını kaplamıştı, ve tamamen kaplandığında, yüzde gözenekler oluşturmaya hazır hale geleceklerdi. Yo, yüz zaten gözeneklenmiş ve çiçek bozuğu olmuş ve çillenmişti. Onu dökmeye hazır olacaklardı aslında, oluşmakta olan yeni kalıba, bir düşünce kalıbı. Yeni beyin dökülmeden önce beynin tamamı için yeniden bir kalıp oluşturulmak zorundaydı…’

 

LAWRENCE FERLINGHETTI

(‘Onun’, Çeviri: OLCAY BOYNUDELİK, ALTIKIRKBEŞ Yayınları, Nisan 1997…)   

 

lawrence-1

EYLÜLÜN GÖLGESİNDE BİR YAZDI – FERİT EDGÜ

feritedgü-8

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

XVI

Aşk diye gelirler, biri sever, öbürü sevmez, seven karşılığını almak ister, en sevdiğim büyü budur, AŞK büyüsü. Hep kadınlar gelir, aşık erkek olsa, aşığın kız kardeşi, anası, yengesi, halası, teyzesi, ne bileyim ben, ama hep kadınlar gelir. Tabii, kadınlar kendileri için de gelir. Ama daha çok muhabbet büyüsü için. Ah, bu iki büyüyü çok severim, inanarak yaparım ve büyü tutsun isterim. Tüm bilgimi koyarım saatlerce, hatta günlerce düşünürüm, geceleri düşlerimde görürüm, düşlerimde birbirlerini severler, sevişirler, onları dudak dudağa veririm, çırılçıplak kılarım, birbirleriyle sarmaş dolaş yaparım, geceleri, ya olsa bile ateş yakarım, aşk ateşi, büyümü bu ateşle, bu ateşte gerçekleştiririm, iyilik büyümü, aşk, muhabbet büyülerimi, sarı sırma saçlı kadınlar için, kara gözlü, kara kaşlı erkekler için, ak tenli, benli kadınlar için, erkekleri onları sevsin diye, ateşle, ateşte…

Ama bu kez bir erkek döşekte yatan, üstelik benim döşeğimde, hem de çıplak, çırılçıplak iken sevdiğini söyledi ve bana kalırsa kavuşamayacağını düşünüp ölmek istedi. Onu sevgilisine, bir kez olsun kavuşturacağımı söyledim. Bir kez, gerisine karışamam dedim. Çünkü bu insanların aşklarının sonu yoktur, yaşatmazlar onları; kötü ruhlar değil, insanlar.

Ona bu sözü verdim. Sonra, merakımı yenemeyip sordum: geçen gece bunun için mi çaldın kapımı?

Ah! anacım, dedi, niçin çaldığımı, hangi kapıyı çaldığımı biliyor muydum ki? Bildiği tek şey, gecenin içinde, tek ışığın senin kulübenden geldiğiydi. Böyle dedi. Hala tir tir titriyordu.

 

FERİT EDGÜ

 

(EYLÜLÜN GÖLGESİNDE BİR YAZDI, SEL Yayınları, Aralık 2012, Birinci Baskı : Ada Yayınları 1988…)

 

ferit edgü-1

Haram Geceler

“Bir defa aldatan kişiyi affedersen, seni yine kullanır;
Çünkü ihanet bir ruh hali değil, karekterin dökülüş biçimidir.”

Paul Auster

 

Gerçekten de böyle oluyor çoğu zaman . Yalanların üzerine kurulu hayatlar tanıdım ve tanımaya da devam ediyorum . Ben artık şunu anladım ; “İyi insanları kadınlar sevmiyor” 

 

Nedendir bilinmez ama çoğu zaman bu böyle oluyor.  İnsanların neye değer verip neye değer vermediğini artık anlamakta zorluk çekiyor gibiyim . Neyse herkes hak ettiği gibi yaşar böyle düşünüyorum. 

 

Hafta sonu yine yoğun geçti . “Pilli Bebek” Kadıköy’e gelir de ben gitmez miyim ? Tabii ki gittim “Kadıköy Sahne” de çıktılar . Yine olağan üstü bir performansları var “Cem Kısmet” ve ekibi gerçekten bu işi biliyorlar . Lakin saat 22.00 ‘ de çıkacakları konsere yine yarım saat civarında bir gecikme yaşandı ama güzeldi beklemeye değdi . Zaten bu tarz konserlerde sanatçıların geç çıkmasına alıştım . “Haram Geceler” şarkısını söylerken alkol su oldu aktı resmen … Sanıyorum 3.Konserlerine gittim ve gitmeye devam edeceğim . Daha sık gelmelerini istiyorum İstanbul’a .. Umarım gelirler . 

 

Güzel şeyler yapan insanlara destek olmak ve hakkını teslim etmek gerekiyor . 

 

Bugün yeni bir güne ve yeni bir hayata “Merhaba”

 

 

BLACKHAWK

 

 

 

2012 Değerlendirme

2012 Nasıl geçti  ?

 

Evet sevgili kitle uzun zaman sonra tekrar bir yazı yazayım dedim . 2012 bitiyor ve 2013’e gireceğiz bu gece 00.00’dan sonra.Nasıl geçti derseniz 2012 yılı genel hatları ile kötü ve yorucuydu.

Şerefsiz insanlar gördüm 2012 yılında , söz verip sözlerini tutamayanları gördüm , adam olmayıp adamlık dersi veren tipleri de gördüm . insanların dibe vuruşlarını gördüm , ne kadar gurursuz , haysiyetsiz , ve alçak olabileceklerini gördüm . Yalaka tipleri de unutmadım onları da gördüm . Bütün bu saydıklarımı aslında sizler de görmüşsünüzdür eminim.

 

Ama iyi şeyleri de gördüm . Güzel insanlar tanıdım , onların dertlerine üzüldüm ve onlar için elimden bir şey gelmemesine üzüldüm . Dertlerimizi birbirine ekledik yalnızlaştıkça yalnızlaştık .

 

Her yeni yılın bize umutları ile gelmesi güzeldir biliyorum lakin bu yılda 2012 den farklı olacağını düşünmüyorum . Tek temennim aylakadamiz’ın biraz daha aktif olması içinden calışmamız gereken enerjiyi bize getirmesi . Cok beklettik i çok özlettik biraz daha sabır güzel olacak herşey .

 

Tüm Aylakadamların 2013 yılını kutlarım. Bu yeni yılın onlara istediği ve umut ettiği herşeyin olması dileğiyle….

 

Blackhawk

‘Kaos’un Kutsal Kitabı..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘aile günün birinde aşılması gerekecek bir kurumdur, varlık nedeni yoktur : aile, çoğu durumda, kalabalıktır, evren aşırı kalabalıktır, dahası, en tartışmalı fikirlerimizin kaynağı ailedir ve doğruluğu korkutan eserler arasında yanlış fikirleri sürdürme lüksümüz olamaz.. yalnızca öjenik ailelere hoşgörü gösterilebilir, bunların da az sayıda olduğunu biliyoruz, diğerleri sonunda bize arzu edilmez gelecektir ve yoksulluğun tehdit ettiği bir dünyada her yoksul sefaleti arttırır, her yoksul aile varlığı nedeniyle zaten kriminaldir.. şuna ikna olalım ki merhamet bir saçmalıktır, merhamet gösterilen kişileri bozar, hayırsever ruhlara trapez olup merhametin kurbanı olmaktansa kendini yok etmek yeğdir.. muhtaç durumda olanların nasibi olan izdiham, hangi ülkede ve hangi çağda olunursa olunsun, dinsel ve ahlaki otoritelerin sessizliğine rağmen, iğrençliğin zirvesidir: oysa, elli yüzyıldır kimse bunu dert etmedi, çünkü düzen çare – kısırlık- bulmaktansa iğrençliği tercih eder.. düzen her zaman gayri insaniydi, ahlak düzeni tüm düzenlerin en gayri insanisidir..

 

dünyayı ahlaksızlık kurtaracak; dinlenme ve gevşeme, her türden fedakarlığın reddi ve militan erdemlerin terk edilmesi, saygın olarak nitelediğimiz her şeyin küçümsenmesi ve uçarılığa rıza göstermek kurtaracak, erkekliğin bizi götürdüğü ve asla geri dönülmeyecek kâbustan bizi dişilik kurtaracak, çünkü erkek ölümün eşidir ve ölüm erkeğin yoluna yordamına öncülük eder..’

 

ALBERT CARACO..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Kaos’un Kutsal Kitabı..’ , ALBERT CARACO, Çeviri : IŞIK ERGÜDEN, VERSUS Yayınları, Eylül 2007, 120 Sayfa..

1980 başlarında bir yaz akşamı…

1980 başlarında bir yaz akşamı, Füsun Akatlı, Nimet Tuna ve Tomris Uyar, o dönemin gözde uğrağı Şadırvan’da buluşmuş, denizin tadını çıkarıyorlar. Konu bir ara aşka, sonra aşksızlığa, en sonunda da “aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”ne geliyor ve bir oyuna dönüşüyor. Nesnel davranmakta kararlı olduklarından masalarına gelen Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın da görüşlerini alıyorlar. (Sonraları Ferit Edgü, Mürşit Balabanlılar, Aydın Emeç gibi “güvenilir” erkek dostlara da başvurulacak.)

Böyle önemli bir konunun koşul sıralamasında ilk maddeyi fiziksel görünüşün ya da zekanın değil giyimin tutması oldukça tuhaf ama ne yapalım?

1- Adam, (o dönemin gözde terliği) Tokyo giymeyecek. Belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. Şort yasak değilmiş. Yatarken çorap giymesinmiş.

2- Ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak.

3- Pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. Naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. (Ferit Edgü’nün önemli katkısı: fanila giymeyebilir. Turgut Uyar’ınki: ama don giysin.)

4- Herkes adamın haftada en az bir kere yakınmasına razıyken Ferit, her gün yakınmasında diretiyor.

5- Kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. Uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin.

6- Alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (Ferit’in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın.)

7- Uyuşturucu kullanmasına izin var mı? Mürşit’e göre, “ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir.” Turgut’a göre, “hem içki hem uyuşturucu olmaz!” galiba, izin pek yok.

8- TV’de “makul miktarda maç seyredebilir” ama yorum yapmadan, sessizce. Boks ve güreş sevmesin. Turgut “buz patenini” de eklemiş.

9- Tatil günlerini eşya onarmakla geçirmesin. Elektrik sigortası attığında, musluğun contası yenileneceğinde hemen işe sıvanmasın. Bir usta ayarlayacak kadar bilgili olsun (Ferit). Cereyana kapılmayacak ya da evi havuza çevirmeyecek kadar zeki olsun yeter (Turgut).

10- Ya yüzmeyi ya dansetmeyi bilsin ya da herhangi bir sporu iyi yapsın.

11- Haftada en az bir kitap okusun. Mürşit: Red Kit ile Asteriks’ten haberli olsun. Turgut: Pardayyanlar ile Arsen Lüpen’den de. Ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -Kafka, Shakespeare, Balzac, Sait Faik, Sartre ve F. S. Fitzgerald ya da Hemingway ama İhtiyar Adam ve Deniz sayılmaz. Edip: şiir de okusun.

12- Bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. Aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.

13- Esprisi “humor”a dayalı olsun. Fıkra anlatmayı, “lazın biri,” diye başlamayı nükte sanmasın. Turgut: askerlik anılarını anlatmasın. Geçmişinden söz ederken, “Sene 1963…” diye girmesin söze. “1963’te filan. Ankara’dayken…” gibi başlasın.

14- Takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. Lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. Garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. Hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. Diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. Taksiye binebilsin. Çok istiyorsa yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece. (O dönemde yabancı sigaralar kaçaktı.)

15- Edip Cansever’e göre, armağan almayı da vermeyi de bilsin. Her hesabı kendi ödemeye kalkışmasın.

16- Yemek masasında viski vb. İçmesin. Masaya gelen çerezlere saldırmasın.

17- Hayatında en fazla 6 kere doktora gitmiş olsun (ameliyat sayılmıyor). Antibiyotiklere düşkün olmasın.

18- İlk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.

19- Politik görüşü sola yakın bir aydın olsun. Ama dahi yerine daahi demeyecek kadar düzgün olsun Türkçesi. Parti sloganlarıyla konuşmasın.

20- Omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. Kendine yetsin. Kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin.

Giyiminden, zevklerinden, davranışlarına, günlük diline kadar her özelliğine karıştığımız (dikkat ederseniz, erkeklerin baskısı daha ağır!), bir yalnızlığa ittiğimiz bu adamcağızın fiziksel özellikleri pek önemli değil anlaşılan. Cinsellik konusunda ondan beklenen, “programlı olmaması, kendini bir şeylere zorunlu hissetmemesi, heteroseksüel olsa da homoseksüellerle dostluk kurabilmesi”.

Kaç yaşında bu zavallı acaba?

Nimet’e göre: 30, Füsun’a göre: 45, bana göre: 30.

Ferit’e göre: ideal olarak 25, Edip’e göre: 40, Turgut’a göre: 30-35, Mürşit’e göre: 35.

Son danışmanımız Aydın Emeç, “isteklerin oldukça ağır yine de mantıksız olmadığını” belirttikten sonra bir kahkaha atmıştı: “İyi ama bu adam zaten evlidir! Tutalım ki değil, kendini bunca eğitmek için bu toplumda nasıl hırpalandığını düşünürsek, sizin gibi vıdıvıdı kadınlar yerine güleç, uysal bir kadın seçmesi daha doğal değil mi?”

 

TOMRİS UYAR

YÜZLEŞMELER, CAN Yayınları, 168 Sayfa.

 

YAŞAYAN HECE

Napsan boş, hep orada olacak, istemedikleri yerde bittikçe,

gece çöktükçe, süt döküldükçe,

araba yürüdükçe ve her çöküntüyü geçtikçe ve ağız dolusu sövdükçe

orada olacak, peşine köpek salsanız da hiç şaşmaz

yine orada olacak, avlanmaya kalktıkça, izini sürdükçe döne döne

o yine orada olacak, yanı başında herkesin, kavga sürdükçe, dile döküldükçe

her şeyde her yerde, büyüdükçe, eğildikçe

orada olacak, anam avradım olsun, yaşayacak bu hece : çe.

 

JULIO CORTÁZAR 

 

‘SON RAUNT’, JULIO CORTÁZAR, Çeviri : AYŞE NİHAL AKBULUT, YKY Yayınları, 407 Sayfa, Ocak 2009..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ÖTEKİ’NİN SİNEMALARI..’ / Gönül Dönmez-Colin

“filmlerimde geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurmaya çalışırım.. geçmişimde beni etkileyen ve beni eğiten deneyimlerimin arasından geçerek hayatın özündeki hakikati arıyorum.. en saf hisleri, nezaket gibi en güzel erdemleri arıyorum bıkıp usanmadan.. meseleye böyle bakınca hiçbir dünyanın bir çocuğun dünyası kadar yalın, saf ve muhteşem olmadığını görüyorum.. ben çocukların dünyasını çok ciddiye alıyorum çünkü onların dünyası hakikate çok daha yakın.. ‘cennet çocukları’ ve ‘cennetin rengi’ filmlerinde çocukların yanı sıra anne babalar da var.. ‘baran’ ergenlerle ilgili bir hikâye.. ne hakkında film yapacağımı daha önceden kararlaştırmamıştım, konu kendiliğinden gelişti.. hikâye aşk hakkında; tam da bu sebeple filmin merkezinde ergenler yer alıyor.. ayrıca, çocuklar ve ergenler profesyonel olmayan diğer oyuncular gibi kamera karşısında nasıl rol yapacaklarına dair daha önceden tasarlanmış fikre sahip değiller.. dolayısıyla sonuç gerçeğe çok daha yakın.. iran’da her yıl altmış-yetmiş kadar film yapılıyor ancak yalnızca dört beş tanesi çocuklarla ilgili.. film festivallerine onlar gittikleri için batı bizim filmlerimizin çoğunun çocuklarla ilgili olduğunu düşünüyor..

‘baran’ın senaryosunu yazarken ‘latif’ vardı kafamda.. diğer oyuncularsa senaryo yazıldıktan sonra bulundu.. özellikle ‘baran’ı bulmak çok zaman aldı.. ‘mashad’ yakınlarındaki bir kampta on beş yıldır yaşayan, oradaki okulda sekizinci sınıfa giden bir kız oynadı ‘baran’ı.. mülteci kampından ilk defa film için çıktı.. aile, filmden aldıkları parayla bir ev satın aldı.. ‘latif’ benimle daha önce ‘baba’da çalışmıştı.. bir manavda çalışmak için okulu bırakan on iki yaşında bir çocuktu o zamanlar.. ‘baba’daki başarısından sonra onu okula devam etmeye teşvik ettim.. şimdi onuncu sınıfta ancak hâlâ manavda çalışıyor.. aklıma bir şey geldi, paylaşayım.. ‘latif’, ‘baba’ filminin başarısına çok sevinmişti.. onu ünlü yaptığı için değil, ünlü olduktan sonra insanlar gelip ondan karpuz aldıkları için! ‘baran’da profesyonel olmayan oyuncularla, özellikle de sinema ya da oyunculuğa pek aşina olmayan afganlar’la çalışmak oldukça zor oldu.. istediğimizi almak için onlarla üç ay çalıştık; film toplam sekiz-dokuz ayda bitti..

profesyonel olmayan oyuncularla ilgili görüşlerimi anlatmak diğer bütün görüşler gibi epey zaman alır.. ancak profesyonel olmayan oyuncuların başkalarının hayatlarını oynamayı öğrenmek yerine, kendi gerçek hayatlarını oynayabildiklerini hissediyorum.. benim arzuladığım da bu sahicilik..”

‘MAJID MAJIDI ile röportajdan, GÖNÜL DÖNMEZ-COLİN, Montreal, Eylül 2001..

“ÖTEKİ’NİN SİNEMALARI.. Ortadoğu ve Orta Asya Sinemalarında Kişisel Bir Yolculuk..”, GÖNÜL DÖNMEZ-COLİN, Çeviri : MARAL JEFROUDİ, AGORA Kitaplığı Yayınevi, Mart 2012, 452 Sayfa..

 

İÇİNDEKİLER :

1.BÖLÜM : ORTADOĞU

İRAN SİNEMASI

– Rakhsan Bani-Etemad

– Bahram Beyzai

– Abolfazl Jalili

– Mahmud Kalari

– Abbas Kiarostami

– Majid Majidi

– Mohsen Makhmalbaf

– Dariush Mehrjui

– Tahmineh Milani

– Jafar Panahi

2. BÖLÜM : TÜRKİYE

– Erden Kral

– Ali Özgentürk

– Tayfun Pirselimoğlu

– Yeşim Ustaoğlu

– Atıf Yılmaz

3.BÖLÜM: ORTA ASYA

KAZAKİSTAN

– Ermek Shinarbaev ve Ardak – Amirkulov

– Serik Aprimov

– Rachid Nugmanov

KIRGIZİSTAN

– Cengiz Aytmatov

– Aktan Abdikalikov

– Ernest Abdizhaparov

– Gennadi Bazarov

– Tolomush Okeev

TACİKİSTAN

-Tachir Mukharovich Sabirov

TÜRKMENİSTAN

-Halhammet Kakabaev

ÖZBEKİSTAN

– Zulfikar Mussakov

– Yusuf Razikov

Filmografi..

Seçilmiş Kaynakça..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(edebiyat, sinema ve politika alanında oldukça özgün eserleri sayelerinde okuduğumuz ‘agora kitaplığının yöneticilerine bu sefer de ‘gönül dönmez-colin’in 452 sayfalık bu kapsamlı eserini bize kazandırdıkları için teşekkür ediyoruz.. özellikle sinema kitaplığı olarak çok özgün eserleri bize sunan agora kitaplığı büyük bir eksikliği dolduruyor bu konuda..

ancak küçük bir not olarak yine bir konuda uyarmak istiyorum, daha önce de birkaç kitabında (mesela ‘jutta ditfurth’un kapsamlı ve kalın kitabı  ‘ulrike meinhof’da da benzer hatalar olmuştu..)  aynı sorunlar göze çarpmıştı ve uyarmıştık buradan en sadık okuyucuları olarak.. ‘gönül dönmez-colin’in bu kitabının içindekiler bölümünde birçok yanlışlık var.. bazı yönetmenlerin isimleri diğer bölümlerde de alt başlık olarak tekrar yer almış.. ayrıca kitabın ayrıldığı ana bölümlerde de yine yanlışlık var.. örneğin ortadoğu sineması birinci ana bölümken, türkiye ikinci bölüm fakat orta asya sineması da yine ikinci bölüm olarak yer almış kitapta.. ufak hatalar ya da küçük gözden kaçmalar olarak değerlendirilebilir bunlar için fakat böyle kapsamlı bir eserin yayımında ve genel olarak yayıncılıkta affedilemez böyle hataların olması çünkü büyük bir emek sarf edilmiş kitabın yazımında, çevirisinde ve yayımlanmasında.. bence kitap basılmadan önce daha dikkatli bir inceleme olursa, biraz özen gösterilirse bunlar aşılacaktır.. böyle ciddi bir yayınevinin bu kadar güzel kitaplarında bu yanlışlıkların olmaması lazım diye düşünüyorum.. ve kendilerine tekrar teşekkür ederek bitiriyorum.. Crockett..)